« Önceki | Sonraki »

Perşembe, Aralık 4, 2008

Yedinci Bölüm ~ Yeni İmparatorluk?

"Ekim ayı, yıl 1996.Ingen kuruluşu yöneticiler kurulu tarafından elimden alındı.Onlaro görevlendiren benim yeğenimdi.Eminim hikayenin geri kalan kısmını televizyondan işitmişsindir."

Durun bir dakika.Aklım cidden karışmaya başladı.NE yani John Hammond 1996 yılında hala hayatta mıydı? Yok canım.Ne yani bu yaşlı bunak adadan yüzerek mi kaçtı, eğer bizle gelmediyse nasıl kurtuldu? Cidden yaşıyor mu? Yaşıyorsa ne yapıp edip onu bulacağım, bu üçüncü kez adaya düşme ihtimalini oluştura bile ne yapıp edip onu saklandığı delikten çıkartacağım.

Bir ağaç dalı uyumak için yeterince konforlu olmasa da en azından gvenliydi.Enerjimin büyük bir kısmını toplamış olarak uzun tırmanışıma başladım.Küçük bir patika yoldu bu, bir zamanlar koca koca vinçlerin üzerinden geçtiğini düşünürsek çok acıklı bir manzara.Yolun çoğu dökülmüş, parçalanmış.Sağlam görünen yerler ise epeyce yıpranmış.Koca vinçlerin geçtiğini nereden mi biliyorum.Yukarı bakınca muazzam silüetleri ile bana adeta göz kırpıyorlar.

"1989 yılında park neredeyse tamamlanmıştı.Yatırımcılar işin onaylanması ihtiyacını duymuşlardı.Aptalca bir iş yaparak, hazır olduğumuza tamamen inandık"

Aptalcaydı tabii.Gözünü hırs ve para bürüyen o avukat misali hepinizin aklında yerinizi ziyaret edecek olan turistler ve bunların dinozorları görmek için verecekleri para vardı.Başka hiç bir şeye aklınızda yer yoktu.Yine de sonunda seninle hemfikiriz John! Kendine hakaret etmeyi unutma ki benim çenem birazcık dinlensin.

"3 Ekim 1989'da, Washington DC'ye çağrıldım.Bir görevli beni toplantı odasına aldı.Her taraf oldukça sessizdi ve benim verecek doğru düzgün cevabım bile yoktu"

Yukardaki yoldan kafama bir taş düştü.Normal bir sarsıntı sonucu yer çekimi kuvvetiyle yere düşen bir taş mı yoksa bir şey tarafından yerinden oynatılıp da yer çekimine karşı koyamayan bir taş mı? Derinden gelen bir tıslamayla birlikte üç tane raptor yamaçtan hızla, bana doğru inmeye başladılar.Silahımı kaldırıp ateş ettim.Birincisini anında vurdum.İkincisi ise yaraladım.Dengesini kaybedip diğerinin de düşmesine yol açtı.İkisi hızlarını alamayıp taa aşağılara kadar yuvarlandılar.Hehe...Aptallar!Ben bu raptorları zeki sanırdım ama sandığımdan çok aptal çıktılar.Eh ya da bu defaki ürünlerde belli bir sakatlık vardı.

"Çalışmam, benim çalışmam burada, bıraktığım yerde yatıyor, eve eğer biri bunu devam ettirecek kadar cesur ve bundan daha az olmayacak şekilde zeki ise , zamanın anahtarlarını çevirebilir.Belki de yeni bir imparatorluğun kaynağı olur bunlar."

Yok bu herif ne dediğini bilmiyor! Hala parkın devamını savunuyor olamaz, değil mi? Neyse ki sinirlenmem için geçerli bir sebep yok, kendi ellerimle laboratuvardaki bilgileri silmemiş miydim? Bir daha bunu ele geçirip yeniden yapmaları, bütün bu olanlardan sonra hem de, imkansız.Yine de Malcolm yanımda olsaydı bu konuda diyeceği bir sürü şey olurdu eminim.

Büyük bir asansörün yanına gelerek kadar dört tane vinç, bir araba, bir kamyonet, bir baraka, ve daha bir sürü ıvır zıvır gördüm.Ve tabi bunların yanında bir kaç tane ceset.Yeniye benzemiyorlar.Kadın mı erkek mi olduklarını da bilmiyorum, sadece kemikleri var.Kıyafetlerine bakarsak bunlar ada görevlilerinden.Raptorların buralarda dolaşmaların şaşmamak gerek! Eski tecrübeleri ile bu kısımlarda av bulabileceklerini biliyorlar!
Asansörü aşağıya çağırıyorum. (Ben laboratuvarda sistemi devreye soktuğumdan beri elektrik var.Bu yüzden kırık dökük de olsa tellere yaklaşmamaya özen gösteriyorum.10.000 Walt elektrik yemek sağlıma pek iyi gelmeyecektir.)Kalan yolu artık tırmanmama gerek kalmadan asansör ile çıkıyorum.Umduğumdan daha kısa sürede zirveye geldim sayılır. Gideceğim nokta elektrik üretiminin yapıldığı yer.Fakat burası adanın en yüksek yeri olduğu için esas iletişim merkezi de burada.Özellikle dışarı ile iletişim buradan sağlanıyor.Bakalım çalıştırmakta başarılı olabilcek miyim.

****************************
Anne'in önünde sadece bir engel kaldı.Acaba bu kadar yolu boşuna mı geldi yoksa iletişim sağlanacak mı? Ve Anne'ı yemek için raptorların son şansı.Acaba kim hayatta kalacak? Anne'ın ölüm kalım savaşı bir sonraki bölümde.

Perşembe, Aralık 4, 2008

Altıncı Bölüm ~ Ormanda Piknik!

Dağa tırmanmaya başlamadan önce çevresinde epeyce dolandım, sırf çıkabilecek uygun bir yol bulabilmek için.Boynuma astığım pusulanın yardımıyla yönümü kaybetmeden yine de oldukça geniş bir yay çizerek indim ve çıktım.Yalnız da değildim.Yoo, John Hammond'dan bahsetmiyorum bu sefer.Laboratuvar olayından beri benimle hiç konuşmadı.Sanırım verebileceği tüm bilgileri verdi, ve bunlar benim yolumu bulmamda önemli yardımlarda bulundu.Benim bahsettiğim şeyler dinozorlar.Gene şu dikenli yaratıktan rastladım.Öyle bir gizlenmiş ki neredeyse üstüne çıkana dek onu göremedim.Stegosaurus.(Ve şu Diplodocus dediğim uzun boyunlu dev gibi yaratıkların da isimlerini biliyorum artık.Brontosaurus.Laboratuvarda elde ettiğim bilgiler sağolsun.)Fakat henüz John'a veda edemem, her saniye ona içimden küfür etsem de.Onun sesinin yokluğu bana adada iyice yalnız olduğumu hatırlatıyor.Filmde John Hammon  sağ olarak gösterilmişti.Yanlış. John Hammond bizimle asla helikoptere binemedi.Ve adamlarına mezar olan Isla Numbler, onun son evi oldu.Belki bir gün onun hikayesini de anlatırım.

Orman ıslak yaprak, çürük odun kokularıyla doluydu.Küçükken tüm dünyanın eski çağ ormanlarıyla kaplanacağı bir zamanın geleceğini hayal ederdim.Tıpkı bunun gibi...Büyük yırtıcılar, karanlık orman içerisinde sessizce süzüleceklerdi, ağaçlarda devasa ağaçlardı, özellikle de Meşe ağaçları.  "Dinozor Parkı, aman ne parlak bir fikir!"

John Hammond'un bu adasında fark ettiğim bir sürü gariplikten biri de üç çeşit raptor türünün olması.Ve adanın içlerine doğru gidildikçe bu şeylerin giderek şekilli yaratıklar haline dönüşüp daha da vahşileşmeleri.Adaya düştükten sonra karşıma çıkan ilk raptor türüsırdana, kahverengimsi renkleri olandı.ikinci türün renkleri kırmızıya kaçıyordu ve teninde yuvarlak şekiller vardı.Bana Malcolm'un kaos teorisinde gösterdiği şekillere benziyordu.Üçüncü türün ise kamuflaj konusunda berbat olan sarımsı, kaplan çizgili derisi vardı.Benim teorime göre saklanmak zorlaştıkça raptorlar bu dezaavantajlarını güçle kapatıyorlardı.Daha vahşi, daha dayanıklı ve daha ölümcül.Tek iyi şey adanın içlerine gidildikçe büyük dinozorların azalması.

Olabildiğince sessiz yürümeye çalışıyorum.Yine de ortamda bir farklılık seziyorum.Eğer uzun zaman vahşi doğa içinde zaman geçirirseniz meydana gelen en ofak değişikliği bile fark edersiniz.Ölümcül silahı elime alıyorum, kulaklarım iyice açılmış vaziyette neredeyse dizlerim yere değecek şekilde ilerliyorum.İleride aşağıda yaprakların hışırtılarını duyabiliyorum.Bir an için duruluyor, sonra yapraklar açılıyor.İçinden kanlar içinde bir yaratık yuvarlanıyor.Bu bir raptor! Sürünün geri kalanını da görüyorum.Hepsi de biraz önce raptorun fırlatıldığı noktaya saldırıyorlar.İçinde ne olduğunu görmeye çalışarak ileri uzanıyorum.Sivri dişlerinden et parçaları sarkan, kocaman kafası, yeşilimsi kahverengi bir derisi olan 3-4 metrelik bir canavar bu! Adı şey olsa gerek...Allosaurus gibi bir şey.Yerde cansız serilmiş iki raptor leşi görüyorum, fakat bu kocaman yaratığın da dayanacak fazla gücü kalmış görünmüyor.Dikkatlerini çekmemeye çalışarak epeyce uzaklarından geçip gidiyorum.Kükremeleri epey bir süre boyunca beni takip ediyor.

Bu adadaki her yapı John Hammond'un değerli mühendisleri tarafından inşa edilmemiştir.Yolcuğum sırasında bunlardan bir tanesiyle karşılaşıyorum.Aztek ya da Maya tapınaklarına benzeyen eski bir yapı ile şimdi bile ne anlama geldiğini çözemediğim, belli bir düzene göre dizilmiş evler ile çeşitli yapılar.Belki ay takvimini ya da yıldızların yönlerini gösteriyorlardı kim bilir? John Hammond bunları yıkmamakla iyi bir iş yapmıştı, bu sanırım yaptığı tek iyi şeydi.Düşünsenize, 65 milyon yıl önceden gelen dinozorlar, binlerce yıl öncesinden eski bir krallığın kalıntıları ve günümüz insanın kaynaşması! Tam bir bermuda Şeytan üçgeni gibi.

Bu binaların içinde bubi tuzakları olduğu söylentiler arasında.Fazla içlerine bulaşmadan ilerliyorum ve işte!BİNGO! Uzakta, dağın kenarında bir yol görüyorum.Yukarılara zik zak çizerek çıkıyor.Sonunda yolumu tamamen bulmanın rahatlığıyla dinlenme molası veriyorum kendime.Bir kaç saat içinde o şeyin tepesinde olacağımı, ve birilerini arayıp durumumdan haberdar edeceğimi hayal ediyorum.Gözüme kestirdiğim bir ağacın tepesine çıkıyorum, rahat, büyük bir dal bulup uzanıyorum.Tırmanıştan önce iyice bir dinlenmem gerek.

********************************
Anne, bu tehlikeli yolun sonunda ne bulacak? Ve şimdiye kadar tıkırında giden şansı yine ona yardımcı olacak mı? Bir sonraki bölümde...

Çarşamba, Aralık 3, 2008

Beşinci Bölüm ~ Gerçek Sihir

Dr.Malcom.Bu projenin baştan beri yürümeyeceğini, en kötü kabusun başlarına geleceğini daha baştan öngörmüştü.Hatta Dr.Grant ve Dr.Sattler bile dinozorların etkisi altında kaldıkları vakit tüm gücüyle onlara kaos, yaşamın bir yolunu bulacağı, ne yaparlarsa yapsınlar doğayı kontrol edemeyeceklerini neredeyse bir yerlerine kramplar girerek anlatmaya çalışmıştı.Fakat herkes onun bu sözlerine deli saçması olarak bakmış ya da en hafif tabirle gülüp geçmişti.Yine de dinozorlar tarafından canlı canlı yenme tehdidi altında kaldıkları vakit bu gülüp geçen insanlar birden can derdine düşmüş ve işte esas kaos o zaman başlamıştı.Isla Numblar'da olanların bir tekrarı da Isla Sorna'da yaşanmıştı.Oradaki biraz daha farklıydı, gezgin ve dahi bir araştırmacının başına gelenler ve onu kurtarmaya çalışanlar.Bir de yine embriyo hırsızları.Bu seferkinde embriyo yoktu tabii, direk yumurta  çalınması söz konusuydu.Detaylarını bilmesem de (orada değildim neyseki-_-) aşağı yukarı olan şey buydu.

B Bölgesinin Ana limanı.Tanıdık deniz ve benzinle karışık havayı içime çekiyorum.Burası adanın çeşitli ihtiyaçlarını gideren bir çeşit malzeme deposu.Dışarıyla gemilerle fiziksel iletişim sağlanıyor.yani sağlanıyordu.Şimdi iskeleler çökmüş, depolar bomboş, araçlar paslanıp çürümü ve yaşam izinden yoksun bir ölü limana dönüşmüş durumda.Burada fazla kalmaya niyetim yok.Benim amacım en yüksek tepede bulunan helikopter iniş sahasını bulmak ve oradan iletişime geçmek.Yine de her şeye rağmen yapmam gerekn küçük bir iş kaldığını hissediyorum.Hem de hazır yolumun üzerindeyken.Laboratuvara uğramam gerektiğini hissediyorum.Limana tam girmeden sağda uzun toprak bir yol var.Haritada gördüğüm yol bu olsa gerek.5 kmlik bir tırmanış ve sonunda.

"Ana laoratuvar ve yönetim merkezi.İşte burası gerçek sihri gerçekleştirdiğimiz yerdi.Eğer bizim sırlarımız deşmek istiyen olursa ilk gelecekleri yer burası olurdu"

Buraya bu yüzden geldim.Hazır gelmişken ana bilgisayarı çalıştırmayı deneyecğim.Bakalım Dennis'den bu yana meydana gelen hasarı bir süreliğine de olsa onarabilecek miyim? Bilgisayar uzmanı değili sadece geçen sefer bu sistemi oldukça iyi tanımıştım.Dennis'in verdiği zararı ortada kaldırmak için günlerce bilgisayarlarla uğraşmıştık.Ve sonunda iletişimi sağlayıp yardım isteyebilmiştik.

"İki alman mühendis, beraberlerinde son derece önemli malzemelerle adadan kaçmaya çalışmışlardı.Ana bilgisayardaki bazı önemli bilgileri yok edip, orada saklı bilgileri satmaya çalışmışlardı.Bu asla kanıtlanamadı."

John; dinozorların problemleri yetmiyormuş gibi kendi çalışanlarının ihanetiyle de yüz yüze kalmıştı.Tahmin edin onlara ne oldu? Bir daha onlardan haber alamadık.Ortadan kayboldular.Tarih öncesinden gelen devlerin besin zincirine minik bir halka olduklarına hiç şüphem yok.Amatörler gurubu!

Adanın tüm işleri buradan hallediliyordu.Diğer geçtiğim binalarda da kısmen bu yapılıyorsa da daha çok eğlence amaçlıydılar ve ziyaretçilere mahsustu.Burası ise bilimadamlarının gece gündüz çalıştıkları ve tarihi yeniden yazdıkları yerdi.Bir an için durup saygı duruşunda bulunmayı ve onların ruhlarını lanetlemeyi düşündüysem de vazgeçtim.Değmezler bile...

John Hammond, geçmişten gelen sesiyle benimle konuşmaya çalışıyorsa da onu bu sefer dinlemiyorum.Yine de kısaca ne yaptığımı anlatayım.Dinozorların üretildikleri odaları gördüm, sonra velociraptor odasına baktım, burada yumurtadan çıkmış yavrulara özel bakım yapılıyordu.Yönetim binalarına girmeye en ufak bir isteğim yoktu çünkü ilk girdiğim odada tahtanın üzerinde gördüğüm kanlı el izleri cesaretimi kırdı.Daha da kötüsü bu ana labıoratuvardan tek çıkış yolu ise demir kapıyla örtülmüş ve her zamanki gibi kilitler devredeydi.Lanet olsun şu güvenlik sistemine.Güçler devredeyken kilitlenmezler, devre dışıyken ise aktif hale geçerler.Bilgisayarlar elbette kullanılamaz hale gelmişler.Benim onlarla zaten işim yok.Adanın güç sistemini devreye sokayım yeter.Ah, teknik konuları uzun uzun anlatıp canınızı elbette sıkmayacağım.Güç devreleri zaten açıktı sadece benim onu güçlendirmem gerekiyordu.Unutmayın sistem zaten çalışıyordu, sadece bu seviye minimum düzeydeydi.Buradaki olayları Dennis çıkarmamıştı, John'un bahsettiği şu iki alman  teknisyen olmalıydılar.Sistemi öylesine bloke etmişlerdi ki ne tarafı çalıştırmaya kalksam geri tepiyordu.Fakat sonunda bir şekilde başardım.Ve işte ellerimin arasında tüm dinozorların nasıl yaratıldığına dair tüm bilgiler vardı.Tüm genetik kodlamaları, doğumları, ölümleri, adadaki her ıvır zıvırın istatistiği...Ve bunu bilgisayarlar olmadan sadece ana makine ile uğraşarak başarmıştım.Buradan zengin ayrılabilirdim.Dünyanın bilgisi gözümün önündeydi.Ve ikinci bir saniye daha düşünmeden bu bilgileri sildim.Gerçekten.Bu kararın oldukça acınası bulabilirsiniz yine de aslında ne kadar doğru bir karar verdiğimi, benim yaşadıklarımı yaşamadan anlayamazsınız.

Bana çıkış yolu gözüktü.Elektrik yüklü dikenli telleri geçip labirent gibi yerde bir süre yolumu aradıktan sonra....hayır rahat bir nefes elbette almıyorum.Çünkü gerçek dehşet (ki bundan öncekiler sahiden kötüydü) buradan itibaren başlıyor.Artık ana yerleşim yerlerini geride bırakmıştım.İşte şimdi denizden uzaklaşıp, gerçekten adanın içlerine girmiştim.Çok uzakta belli belirsiz görünen dağa baktım.Oraya çıkmam gerekiyordu.Tırmanışa geçmeden önce ormanda günlerce yürümem gerekecekti.Pusulayı çıkardım, laboratuvardan aldığım silahı elime aldım.Bu özel silahın ne olduğunu bilmiyordum ama daha önce adadayken kullanıldığını görmüştüm.Bir T-Rex'i 2-3 vuruşta öldürebiliyor.Yüksek patlama gücüne sahip.Sırt çantamı kontrol ettikten sonra yokuş aşağı iniyorum.

*************************
Bir sonraki bölüm...neyse işte zamanı gelince görürsünüz zaten!

Pazartesi, Aralık 1, 2008

Caeo'dan (Erken) Kurban Bayramı Mesajı

Klasik olması gerekn bayram mesajı>>

Bayramlar, insanlar arasındaki karşılıklı sevgi ve saygının perçinlendiği günlerdir. Bayramlar, insanların birbirleriyle olan dargınlıklarını unuttukları, barıştıkları, kardeşçe kucaklaştıkları günlerdir. Bayramlar,milli ve dini duyguların, inançların, örf ve adetlerin uygulanıp sergilendiği, bir toplumda millet olma şuurunun şekillendiği, kuvvetlendiği günlerdir. Hep bir arada, sevgi dolu ve huzurlu nice bayramlar geçirmek dileğiyle, Kurban Bayramınız kutlu olsun!


Caelo'nun klasik bayram mesajı>>

Bayramlar, insanların birbirlerine olan nefretlerinin ve hasetlerinin doruklara çıktığı günlerdir.Dargınların birbirlerini doğradıkları, dini inançların o dine ait olmayanlarca aşağılandığı ve alay edildiği, millet şurrunun orada burada kesilen hayvanların kanları syesinde canlandığı, kardeşin kerdeşe düşman edildiği gayet kuvettli günlerdir.Hep bir arada, karnımızı,  beynimizi birbirimizi deşe deşe, ve hayatta kalmayı becerebilirsek daha nice böyle dolu dolu bayramlar geçirmemiz dileğiyle.Kurban Bayramınız kutlu olmasın, bana ne be sizin bayramınızdan!


Uyku

Pazar, Kasım 30, 2008

Dördüncü Bölüm (son kısım) ~ Son Devlerin Savaşı

......But where will you go
With no one left to save you from yourself
You can't escape, you can't escape

You think I can't see right through your eyes
Scared to death to face reality
No one seems to hear your hidden cries
You're left to face yourself alone
But where will you go
With no one left to save you from yourself
You can't escape the truth
I realize you're afraid
But you can't abandon everyone
You can't escape, you don't want to escape....


Evanescence'ın bir şarkısı tam da aklıma takılacak zamanı buldu! Hayata ne kadar iyimser bir bakış açısına sahip olduğumu özetliyor aslında bu şarkı.Kaçarken bile içinde kaçamazsın tarzında laflar geçen bir şarkıyı benden başka kim böyle bir durumda aklına getirir ki zaten?

Çantamda birbirine geçmiş konserve kutuları ve diğer ıvır zıvırlarla birlikte eskiden asfalt bir yol olan eski püskü bir yolun üzerinde yürüyorum.Hayalet şehri arkamda bırakmaktan çok mutluyum.Çünkü önümde gideceğim başka hedefler belirledim kendime.Daha iyi yerler değil elbette ama en azından beni eve götürebilecek bir rota bu.John'un odasında gördüğüm haritayı belleğime iyice kazımıştım.Lazım olur diye aldığım pusula cebimdeydi, henüz ona ihtiyacım yoktu.Tam bir gezgine dönmüştüm.

"Dinozorları avlamak oldukça ustalık isteyen bir işti.Eğer onları yakalamak istiyorsanız size önereceğim şey helikopter olurdu."

Dinozorlar isyan çıkarıp parkı alt üst etmeden önce de uysal değillerdi.Zaman zaman tüm önlemlere rağmen kaçmayı başarırlardı.Büyük dinozorları bulmak daha kolaydı.Daha küçükleri bulmak ise samanlıkta iğne aramaya benzerdi.Hele bu aradığınız yırtıcı bir hayvansa samanlıktaki fareden bir farkınız kalmazdı; kocaman bir yılan tarafından yutulan minik bir fare!

Yol beni açık bir  alana götürdü.Dağlar yine iki tarafımda uzanıyor.Etrafımda tek tük ağaçlar var.Biraz ilerde ağaçlar sıklaşıyor ve yol o tarafa uzanıyor.Birden arkama bakmak istiyorum.Dönüyorum.Yol boş.Beni şehirden ayrıldığımdan beri huzursuz eden bir şeyler var.Ne olduğunu bilemesem de yine içgüdülerim alarma geçmiş durumda.Ah, siz psikoloji öğretmenlerinizin okuldayken öğrettikleri zırvalıkları boşverin! İnsanlarda içgüdü yokmuş, bu sadece hayvanlarda varmış palavrası.Ben bu sezilerim sayesinde hayatımı onlarca defa kurtarabildim.Ah, işte yine oldu bu defa daha da güçlü.Sağ yukarıdan duyma sınırında yaprak hışırtıları geliyor.Gülünç hayalet hikayelerine inanacak olsam şehrin huzursuz ruhlarının istilasına uğradım derdim fakat burada hayaletlerden daha korkunç şeyler yaşıyor.Ruhsuz şeyler beni korkutamazlar!..Hem iliklerime kadar hissettiğim bu yer sarsıntısını onlar çıkartıyor olamaz.Yol ilerde sağa dönüyor.Silahımı elime alıyorum ve yavaşça ilerlememe devam ediyorum.Gördüğüm manzara o kadar dehşet ki silahım elimden düşürüyorum.

İki T-Rex birbirleriyle kıyasıya dövüşüyorlar.İkisinin gerisinde yatan hayvan leşi ise kavganın nedenini açıklıyor.İç içe geçen korkunç dişler, kanla yıkanmış pullu deriler, kopan uzuvlar.İşte ben buna yaşam savaşı derim.Bu son devlerin savaşı...Fakat ben bu savaşın sonuna tanıklık edemeyeceğim.Bu korkunç şeylerin koku alma duyuları çok gelişmiş fakat kendi kanları içinde o kadar boğulmuşlarki beni fark edeceklerinden şüpheliyim.Düşürdüğüm silahı alıyorum.(John Hammond'un evinde bulduğum silah deposundan bunlar.Cidden şanslıyım tabii bana şanslı denilebilirse)

Yaklaşık bir saat yürüdükten sonra ilerde büyük bir yapı gözüme çarpıyor.Bu uzaklıktan net söylemek imkansız.Bir baraj belki de...Ahh tamam hatırladım.John böyle şeylerden bolca yaptırmıştı.Yerleşim yerlerini tropik iklimde yağan yağmurların oluşturduğu sel baskınlarından korumak için yapılan bir bent bu.Yol baraja gelmeden çöküyor, 100 metre sonra yeniden yükselip taa bente kadar devam ediyor.Ondan sonra ise tepenin ardında sola doğru kayarak yok oluyor.Hatırladığım kadarıyla bunun sonunda liman gibi bir yere ulaşacağım.Biraz dinlenip güç topladıktan sonra daha  rahat yürüyeceğim konusunda kendimi ikna edip kendimi bir ağacın dibinde sert toprağın üstüne bırakıyorum.Ne kadar zaman o halde kaldığımı bilmiyorum.Fakat bundan sonra olanlar konusunda çok fazla şey hatırladığımı söyleyemem çünkü her şey o kada ani ve hızlı oldu ki şu anda yaşayıp bunları yazabildiğime şaşırıyorum.

Bir hışırtı ve hemen ardından gelen derin hırıldamalar...Keskin pençelerin koşarken toprak üstünde çıkardıkları hafif sesler...Yolda gelirken duyduğum hışırtıların sahipleri...Bir raptor sürüsü tarafından çembere alınmak üzere olduğumu fark ettiğimde "Tamam, işte şimdi sonum geldi" diye düşünecek kadar bile beynim çalışmamıştı.Tek görebildiğim yolun kenarındaki yamaçtı ve kendimi oradan aşağı atarken arkama bir kaç el ateş ettiğimi hatırlıyorum.Sonradan düşününce neden raptorların daha önce saldırmadıklarını anlayabiliyordum.T-REx ler yüzünden.Kokuları etrafa öylesine sinmişti ki bana bile yaklaşmaya cesaret edemiyorlardı.Şimdi ise koku azaldığına göre onları durduracak hiçbir şey kalmamıştı.

Geniş yapraklı ağaçlar, eğreltiotları ve tarih öncesinden yetiştirilen nice bitkinin arasında canımı dişime takmış vaziyette koştum.Seslerini her yandan duyabiliyordum.Bir taneside dosdoğru ön taraftan geldi ve beni yakalayıp yere devirdi.Eğer arkadan gelen bir başkası tarafından kenara savrulmasaydı bağırsaklarım çoktan ellerim arasına almış, canlı canlı yeniyor olurdum.Birbirlerine dolaşmış vaziyette yerde debelenen iki yaratığın yanından hızla uzaklaştım.Koca sürüyü nasıl atlattım bilmiyorum.Arada kalan her şey hafızamdan silindi.Bir an ormandayım, bir an sonra barajın yanındaki merdivenlerden hızla tırmanıyorum.Barajın tepesinden incecik bir duvarın üstünde hızla koşuyorum.O derinden gelen raptor hırıltılarını hala duyabiliyorum.Eğer aklım biraz başımda olsaydı oradan aşağı durur, ve sesimin çıktığı kadar bağırırdım.

-Alın işte sizi işe yaramaz kokuşmuş leş yiyicileri! Hangimiz daha hızlıymış? Rövanşında da canınıza okuyacağım!

Orada olimpiyat rekorunu bile kırdığıma eminim.Yüz metre, beş yüz metre hatta üç bin metrede bile kendi üstüme tanımam bu yüzden.Raptorların neredeyse bir çita kadar hızlı koştukları düşünülürse (yoksa daha mı hızlıydılar) bu hız kulağa inanılmaz geliyor.

Bu sefer John Hammond benimle pek konuşmadı.Birazcık da olsa kafam dinlenmiş oldu.Burnuma gelen deniz kokusu limana çok yaklaştığımı haber veriyor.Ve oradan da ver elini ....artık kader bizi nereye sürüklerse!

************************
Dördüncü Bölümün Sonu.

Cuma, Kasım 28, 2008

Dördüncü Bölüm (İlk Kısım) ~ Tanrı'nın Öldüğü Yer...

İlk kaza meydana geldiğinde, daha doğrusu ilk belirtiler kendini göstermeye başladığında çok geç kalmışlardı.Doğayı kontrol etmek, dinozorları tıpkı evcil hayvanlar gibi düşünmek bunlar olanaksız hayallerdi.Bu eski çağ devlerini kontrol altında tutmak için her türlü çareyi düşünmüşlerdi.24 saat gözlem, besinlerine maddeler koymak -ki bunlara bağımlı olan hayvanlar bu yiyeceklerden tüketmedikleri vakit ölüyorlardı- , Düzenli bakımlar ve bana en aşırı gelen şey ise bütün dinozorları dişi doğacak şekilde genleriyle oynanmasıydı.Bütün bunlara bakarak bu hayvanların üretiminin ve kontrollerinin bilimadamlarının ellerinde olduğunu söylemek mümkündü.Bu yüzden vahşi doğada bulunan raptor yumurtalarının nasıl bir şok yarattığını tahmin etmek güç olmasa gerek. "Yaşam bir yolunu buluyordu, ne olursa olsun"

Barakalar

Biz Geleceği Yapıyoruz!  kuruluş tarihi 1983

Çevresine yüksek duvar ve çitler geçirilmiş minyatür bir şehir inşa etmişlerdi.John Hammond'un buraya epeyce para ve vakit harcadığı ortadaydı.Burasının mezarı olacağını bilseydi....Bilseydi yine de yapacağından şüpheleniyorum çünkü bu onun biricik tutkusuydu, dinozorlar! Yazıdaki tabelayı okurken gülümsediğimi hatırlıyorum. "Biz geleceği yapıyoruz ha?" Ne büyük bir laf ama...Bir kere asla geçmişten geleceği kuramazsınız.Yine de bu lafı şimdi söylemenin bir manası yok, bunları düşünmenin de.En iyisi ben kasabaya giriş yolunu burayım.Kapı kilitli.Geçmek içinde yüksek çitlerden aşmam gerekecek, bunu da yapmam imkansız.Ana kapı ziyaretçiler için olduğuna göre laboratuvar malzemeleri, yiyecek ve diğer ihtiyaçların içeriye sokulduğu başka bir giriş olmalı.Duvar boyunca yürümemle birlikte düşüncelerimde haklı olduğumu görüyorum.Uzun kırmızı tünelimsi bir geçit.Ve işte son engeli de aştıktan sonra nihayet başardım! Bu elbette dünya için küçük ama benim için büyük bir adım oldu.

-..................
-..................

Ölümcül bir sessizlik şehrin sokaklarını kaplamış durumda.Bulmayı umduğun insanlar nerede? Hani hayalimdeki sıcacık bir çorba nerede? Hani...Hani nerede ulan bu insanlar? Hayalet kasabaya dönmüş burası.Ölmüş.Bitmiş.Umudun verdiği yaşam gücümü de kaybediyorum.Yere çöküp kalıyorum.Ellerimin üzerine bir ıslaklık düşüyor.Yağmur yağıyor sanıyorum ilkin ama bu sadece gözyaşlarım.Uzun zamandır hayatta kalmaya çalışmanın verdiği stresi dışarı vuruyorum.Kolay değil...

Buna rağmen devam etmem gerek.En azından kasabayı gösden geçirmem gerek.Bundan sonra ne yapacağıma karar vermem gerek.Geldiğim yol dışında gidecek bir yol göremiyorum.Biraz önce girmeye çalıştığım ana kapı, ya da ziyaretçi kapısı ana yol.Onu takip ettiğinizde yolun sonunda operasyon Merkezi var.Bu kasabanın taa diğer ucu oluyor.Kimisi tamamlanmış, kimisi henüz iskelet halinde irili ufaklı barakalar, her caddede bir otobüs durağı, minik bir park, basketbol sahaları, Genel Market, Benzinlik ve daha sayamadığım nice yer...Bir de kilise...Tanrı'nın öldüğü bu yere artık yakışmayan bir yapı.Her şey düşünülmüş.Bir zamanlar turistlerin  gelmeye can atacakları bir yer olduğu aşikar. Komik olan şey bunun ne kadar eğlenceli olduğuydu.Bin otobüse ve hayat senin yanından akıp geçerken yolu izle.Her şeyi geride bırak.Fakat bana söyler misiniz, eğer eve ne zaman döneceğinizi bilmiyorsanız, buna tatil demek ne kadar doğru? Zavallı turistler!

"Şehri inşaa etmek oldukça zordu.Kosta Rikalı müteahhitler işlerinde yetenekli kişilerdi yine de onalrın bile beslenmeleri, barınmaları, taşınmaları ve diğer bilimum ihtiyaçlarının karşılanmaları gerekiyordu.Ve sonra...hepsi sessizliğe büründü"

Aslında yalnız sayılmam.John Hammond'un sesi benimle olduğu sürece.Eğer buraya bir tursit olarak gelseydim buradan oldukça hoşnut kalabilirdim.İki çeşit baraka vardı.Büyük olanlar standart bir ev gibi döşenmişti.Küfler kırık dökük eşyalar ve kalın toz tabakasını saymassak şirin sayılabilecek bir yemek salonu, mutfak, banyo, bir tane girişte portmanto ve iki tane oda.Küçük barakalar ise büyükçe bir oda, bir banyo ve giysilikten ibaretti.

"Biyoteknoloji uzmanlarına sürgünde yaşamanın bedelini ödemiştik.Yüksek ücretler, lüks evler.Dennis kendine özgü bilgisayar işleri için bolca zaman istemişti.Henry içinse ona gelen ziyaretçiler için görkemli eğlenceler düzenledik.Ve diğerleri...Bunlar işlerinde uzman kişilerdi.Çalışmak için her yere gidebilecek seçkin insanlardı.Onları burada tutmak zorundaydım"

Bazılarıyla hiç tanışmamış olmama rağmen Henry'i biliyordum.İlk kayıplarımızdan biriydi.Ve Dennis! O herkesten önce gebermişti ve hiç üzülmemiştim.Ceplerini parayla doldurup taşırma uğruna embriyoları satmaya, dış dünyaya göndermeye kalkmıştı.Adadan ayrılabilmek için tüm güçleri devre dışı bırakmıştı.Dinozorların çitlerde artık elektrik olmadığını keşfetmeleri ne kadar sürmüştü ? Eh Dennis yarım saat bile gidemediğine göre epeyce kısa sürmüş olmalı.Bok herif! İşinde uzman olabilirdi ama yüzüne tükürülecek bir herifti.ya bilgisayarda gizli gizli işler çeviri ya da yemek yerdi.İşe yaramaz yağ çuvalı!

Çan kulesi ha yıkıldı yıkılacak kilisenin önünden geçerken gözüm bir tabelaya takılıyor.Bir harita, neyin nerede olduğunu gösteriyor.Demek girişte sağda kalan görkemli,  iki katlı kırmızı bina John'un! Lebtte onun karşısından Dr.Wuu'nun evi var.İkisinin de demir kapıları kilitli.Wuu'nun bana söylediklerini hatırlamaya çalışıyorum.Nedense o benimle John kadar konuşmaya pek istekli değil-_-

"Kendi haline bırakıldığında tesis en düşük güçte kendini döndürmeye devam eder - güvenlik sisteminin güçlendirilmesine.Kendini sonsuza kadar besleyip durabilir"

Aman bir bu eksikti.Yani her şey tamamdı da bir kapılarda güvenlik sistemii neden yok diye üzülüp duruyordum!Artık üzülmeme gerek kalmayacak.Demek ki yapmam gereken kasabanın elektriğini devreye sokmak sonra da nereye, nasıl gideceğime dair bir ipucu yakalamak.Operasyon merkezine giderken benzinliğe de uğruyorum.Maksat yiyecek bir şeyler bulmak.Üç gündür yemek yemeyen vücudum epey bitap düştü.Ve o tozlu raflar arasından çıkardığım çeşitli konserveler bana epeyce yardımcı olduar bu konuda.Aklıma gelmişken bir çanta alıp bu şeylerden yanıma almalıyım.Bir dahaki yiyeceğimi nerede bulurum emin değilim.Eğer sonsuza kadar burada kısılıp kalmazsam...Sıcak bir duş hayalim gerçek olamasa da yeniden savaşma gücümü geri kazanmaya başlamıştım.Midem doluyken geleceğe daha iyi bakabiliyordum, bu geleceğim pek parlak gözükmese de! Konserveleri açmak için benzincinin 50 metre gerisindeki bara giriyorum.Çekmecelri bir süre karıştırdıktan sonra bir açacak bulup, kırık olmayan bir sandalyeye oturuyorum.Demir parmaklıklar eğilmiş, sanki zorla bükülmüşler gibi.Bir deprem? Belki...Ve cevap derhal geldi.Yer sarsılmaya başladı.Büyük bir ayak sesi.İnsanları panik içinde çıkardıkları çığlıklar, bükülen parmaklıklar, sarsılan ve çatırdayan tahtalar.Kendimi barın gerisine atıyorum, üstüme doğru gelen sivri dişlerin görüntüsüyle dehşet içindeyim.Bir saniye sonra görüntü kayboluyor.Gözlerimi yerlerdeki kan birikintilerine dikiyorum.Ve anlıyorum.Büyük bir yaratık, belki de T-Rex!İçime bir korku düşüyor.Ya bu kasabadakilerin işni bitiren şeyler buralarda dolanıyorlarsa? Belki de derin uykularından uyanmamışlardı henüz.Ya da benim kapıdan çıkmamı bekliyorlar, üstüme saldıracaklar.PAT! Yerimden sıçrayıp silahıma uzanıyorum.Düşen sadece sandalyeymiş.Bir an önce merkeze ulaşmam gerek.

Büyük binaya ulaştım nihayet.Genel Merkez gibi bir yer burası.Her şey var burada.Kasabanın yönetim merkezi.Giriş kapısının sağında beyaz bir pano asılmış.Boşaltma Planı.Altı boş.Boşaltma planı yapacak bile vakitleri olmamış.Ana ofis odasına yürüyorum.Orada tüm güvenlik sistemleri mevcut.Kapılara gidecek olan enerji akışına izin veren sistemi devreye sokuyorum.Ufak bir düğme işi, çocuk oyuncağı.Sonra kapıları devreye sokuyorum.Ve sonra Data'yı.Ki bu da ana merkezle binaları birbirlerine bağlayan bir bilgi sistemi.Ve en sonda şalteri indirdiğimde etrafımda bir canlanma oluyor.Loş bina odaları bir anda aydınlanıyor.Bir cızırtıyla birlikte bina sarsılıyor.Uzun zamandır çalışmamanın verdiği bir tıkanma ve sonra her şey canlanıyor.Zafer benimdir! Dinozorlar 0, ben 1! (işte yine yapmışım, neden bu kadar erken sevinmişim ki? Daha dur bakalım...)

Hammnod'un malikane gibi evine geliyorum.Ağır, paslanmış demir kapıyı açıyorum ve nihayet içerdeyim.Evin kırmızı boyaları dökülmüş, yer yer açık pembeler göze çarpıyordu.İki katlı görkemli br yerdi.John HAmmond'un gösterişe meraklı biri olduğunu zaten biliyordum ama bu kadarını da! Fakat içerisi bomboş.Ne bir eşya ne de başka bir şey.Mutfak tam takır durumda.Uzun zamandır buraya ayak basan ilk canlı ben olmalıyım, muhtemelen sonuncusuyumdur da.İkinci kat aşağısına göre daha iyi.Çalışma odasını bulduğumda nihayet işime yarayabilecek bir şey görüyorum.Duvarda asılı bir harita!Hemen koşarak incelemeye başlıyorum.Kuzeyde, benim geldiğim yer ve işte uçağımın düştüğü koyu görebiliyorum.Taa oradan buraya gelmişim demek ki!Epeyce uzun bir yol, kendimi tebrik etmeden duramyorum ve aynı zamanda lanetliyorum.Denizden uzaklaştım derken ona pararlel gitmişim meğerse!Adanın her tarafında yerleşim yerleri var, çoğu da araştırma laboratuvarları.Ve işte! Dağın en tepesinde helikopter sahası.Hammond'un notlarını karıştırdığımda (geriye kalanları) adadan kurtulmaya çalışanların o yöne doğru gittiklerini anlayabildim.Aklıma helikopterler ve düşen uçak geldiğimde sanırım neden böyle bir şey yaptıklarını anlamam zor olmadı.Ve burada hiç bir iletişim aygıtı olmadığına göre benim de oraya gitmem gerekecek.İşte sonunda bir umut ışığı buldum! Ufak da olsa bir kurtuluş ümidi kalbimi cesaretle dolduruyor.Ve benim bu cılız alevi bir yangına dönüştürme zamanı geldi! Ben bu canavarları bir kere yenmiştim!Ben koskoca Anne! Eğilin lan karşımda! (tamam orada fazla heyecanlanmıştım!Yine de o kadarcığını da hak ettiğimi düşünüyorum)

John'ın odasında derin bir uykudan sonra artık gitmeye hazır sayılırım.İlk iş gömleğimin kanlı ve kirlenmiş kollarını kesiyorum.John'un eski sırt çantalarından birini alıp topladığım yiyecekleri içine dolduruyorum.Bir parça sargı bezi ile kalan alkolü de koyuyorum.İşte şimdi hazırım!Ah bir de pusula.John yeterince yardım ettin sağol eski dostum.Fakat ne olursa olsun seninle aynı kaderi paylaşmayacağım! Batı kapısından çıkıp gidiyorum.

Şehri terk ederken arkamdan dolaşan hayaletlerin buz gibi nefeslerini ensemde hissediyordum.Nasıl bir histir bilirsiniz.Bir anda nedensiz yere ürperirsiniz ya, tüyleriniz diken diken olur, işte ben de o anlardan birini yaşadım o anda.Fakat dönüp de geriye baksaydım peşim sıra gelen raptorları görebilirdim.

*****************************
Anne yolunu bulmuşa benziyor fakat peşindeki raptorlar ona saldırmakta neden tereddütteler? Cevabı bir dahaki yazıda!

Çarşamba, Kasım 19, 2008

Üçüncü Bölüm: Raptor Mezarlığı

Raptorların bir huylarını keşfettim.Saldırmadan önce tıslamakla hırlamak arası bir ses çıkartıp üzerinize dosdoğru geliyorlar.Bir kere nasıl olduğunu anladıysanız kolay kolay faka basmıyorsunuz.Bunu keşfetmem önemliydi çünkü bu lanet olası adada hayatta kalmam için gerekli bir bilgiydi bu.Ve sze bir şey diyeyim mi sadece bu bölümde en az otuz tane raptor öldürdüğümü söyleyebilirim.30 tane! Adadaki raptor nüfusunda önemli azalmalara sebep olduğum kesin.John Hammond'un askerlerinin yapamadığını tek başıma yapmaya çalışmak gibi bir şey. Ve yolda çok ilginç şeyler buldum.Bir adet motosiklet (ne yazık ki çalıştıramadım), bolca hurda araba, kasklar, botlar ve elbette T-Rex...Evet nihayet kendisiyle karşılaşma onuruna eriştim, beni gördüğüne pek bir sevindi.Fakat ben nezaketsiz misafir olarak kaçmayı tercih ettim.İyi ki öyle yapmışım!

"1981 yılı.Ben tereddüt içinde oyalanırken helikopterler çoktan nemli yağmur ormanları içinde araştırmalarına başlamışlardı bile."

Askerlerin yürüdüğüm orman içinde amberleri  aramalarını hayal bile edemiyorum.Hammond'ın işi başından aşkındı.Gerçekten de zor bir işti.Yine de Hammond'un acınacak bir tarafı yoktu.Hala onun bunları hak ettiğini düşünüyorum.Şu anki halimden bile o sorumlu.

"İlk görevimiz genetik kurtarmaydı.Jurasik ya da başka bir dönemden kalma bir amber gerekiyordu.İçinde DNA olacaktı ve vsvsv...En mükemmele ulaşmak, işte bu bizim düsturumuzdu."

John ile biz iyiden iyiye samimi olduk.Tek taraflı konuşması uzadıkça uzuyor.Niye ben onun beş sene önce yaptığı konuşmaları bu kadar net hatırlayabiliyorum? İşte yine geliyor...

"3Cray, x.Mp bilgileri Amerikanın herhangi bir merkezindeki bilgisayarlara göre çok daha hızlı iletmişti.11 ay gibi bir sürede B Bölgesi dünyanın en iyi genetik tesisi haline gelmişti."

Her neyse.Öyleyse öyledir.Sen konuşurken ben de beş kadar raptorun işini bitirdim.Bu üçüncü günüm.Ve üç gündür uyumadım.Haliyle aklımda sorunlar olması doğaldır, bu yüzden üstüme fazla gelmemeye kaar verdim!Fakat son öldürdüğüm raptorun yanına geldiğimde bir tuhaflık belirdi.Helikopter sesleri.Çok belirgin.Onları duydum, hatta başımı havaya kaldırıp baktım da.Sonra bu seslerin geçmişin sesleri olduğunu anladım.

"Avcılar 13 Mayıs, 1997'de karaya çıktılar.Adanın güneybatısının derinlerine yerleştiler.Büyük çoğunluğu benim Afrika parklarım için çalıştılar....Hiç bir şansları yoktu..."

Burada sesi kesikliğe uğruyor.Sanırım hepsi öldüler.Acaba en son neredeydiler? Onların geçtikleri yerlerden mi geçiyorum? Bilemeyiz

"Hiçbir harcamadan kaçınmadım, başarızlığa izin yoktu."

Ah işte en büyük ironide burada yatıyor zaten.Baştan başarısız olacak bir projeydi bu John! diye dediğimi hatırlıyorum. Bu saçmalık.Tamamen saçmalık!

Tamamen ormanın derinliklerindeyim.Sahilden oldukça uzaklaştım.Kovalamacalar, telaş içinde oldukça kirlendim, kesinlikle sıcak bir duşa ihtiyacım var! Minik bir göletin yanında yansımama bakıyorum.Çökmüş bir surat, gözlerinin altında kocaman morlu halkalar.Üstüm başım tırtıklar çinde ve kanlarda cabası.Kabul etmeliyim ki en iyi günümde değilim.Daha iyi günlerim de oldu.Daha kötüleri de oldu elbette! Bu orta halim.Daha ne isteyeyim ki? Belki bir paket sigara.ya da bir iki şişe bira.belki daha da iyisi kuştüyü yorganın altında geçirilen uzun ve tatlı bir uyku.Lafı yine çok uzatıım di mi? Kısaca kaçtım, kovaladım, düştüm, kalktım, yaralandım, bağırdım, süründüm, atladım, zıpladım, ve bolca ateş etiim.Raptorların mezarlığını bulana değin bunları yaptım.İşte burada durun.Burasını size anlatmam gerekiyor.

Büyük bir kanyon düşünün, kanyonun dibinden gökyüzüne uzanan devasa taştan duvarları gözünüzü önüne getirin.Koyu renk, siyaha yakın koyu gri taşlar.Tam ortasında raptorlar ve kocaman bir leş!Aslında leşten geriye bir şey kalmamış bu yüzden ne çeşit bir yaratık olduğunu anlamam çok zor.Yine de onun adına üzgün değilim.O öldüğü için ben şu anda raptorların dikkatini çekmeden kaçabiliyorum.Ve raptorların ilerisinde mavi bir şey gözüme çarpıyor.Bu bir pervane! Yine helikopter sesleri bu sefer konuşma yok.Demek buraya geldiler ve burada...şeyy düştüler!

"Sizi kim düşürebilir böyle?" ağzımdan sözcükler kendiliğinden dökülüverdi.

"Sessiz odalar, kilitli kapılar ardında yok olan türlerin yeniden yaratılmasına ve yaşamın tarihini tersine çevirmeye başladık."

Bir sinema salonunda, ayaklarımızı uzatarak John'un hazırlattığı harika videoları izlerken bana da öyle gelmişti.Yaşamın yeniden yaratılması.Tarihin tersine çevrilmesi.Para harcamak için mükemmel bir yol.Vay be! demiştim.Lunaparkların, Disneyland'in pabuçları dama atılacaklar!Düşünsenize gerçek dinozorlar!Eğlence parkı! Hem de içinde dinozorlar! Dehşet eğlenceliydi.Ve kader ikinci kez beni buraya düşürdüğüne göre önceki hayatımda korkunç işler yapmış olmalıyım. Kesinlikle!

"Yaptığımız işin ciddiyetiyle ilgili ilk korkumu işte o zaman hissetmiştim.Bu yaptığımız şey insanoğlundan 65 ila 100 milyon yıl önce yaşamaış olan canlıları tekrar hayata döndürmekti."

Bu sözü ilk embriyoyu nasıl yaptığını anlattıktan sonra gözlerinde babavari bir gurula parlayan gözyaşları arasında deyivermişti.Çok duygusal bir andı doğrusu.

Tepeye tırmanış kabus gibi.Fakat üzerimde giysilerim ve silahlarım dışında hiçbir ağırlık olmadığı için fazla da zorlanmadım.Etrafta iskeletler ve koparılmış kol, bacaklardan başka insana dair hiç bir şey yoktu.Tahmin edersiniz ki nihayet en tepeye çıkıp kayalığın üstünden altımdaki vadiye baktığımda ve yüksek elektrik direklerini gördüğümde aşırı sevindim.Nirvana'ya ermek gibi bir şeydi.Asıl sorun burasını bulmak değildi.Daha önce bunun gibi yerde kaldığımdan (Isla Sorna) neyi nerede bulabileceğimi aşağı yukarı biliyordum.Elimle koymuş gibi olmasa da ona yakın bir şey.Kızgın kayanın üzerine çöktüm, silahlarımı çıkardım ve aşağı nasıl inmem gerektiğini uzun uzun düşündüm.Yer oldukça aşağıdaydı.Kayalığın dibindeki derin göleti gördüm.Parlak bir fikir değildi ama başka çaremde yoktu.Silahları tekrar cebime yerleştirdim, derin bir nefes aldım ve atladım.Üçe beşe saymadan.Saysaydım cesaretimin tükeneceğini biliyordum.Ağır bir taş gibi göletin dibine gömüldüm.Ciğerlerimdeki hava anında ağzımdan dışarı fırladı.Ve işte başarmıştım! Kıyıya yüzdüm ve orada yere serildim kaldım.Bundan sonrasını gidecek gücüm kalmamıştı.Gözlerimi kapadığım anda uykuya daldım.Ve bilin bakalım rüyamda ne gördüm? (ipucu: dişleri var, pullu ve korkunç kertenkeleler.)

Uyandığımda kemiklerim tutulmuştu.Giysilerim kurumuştu artık ne kadar uyuduysam.Yavaşça ayağa kalktım ve aşağıya inmeye başladım.Fazla ağaç yoktu etrafta minik, şirin bir vadi.Elektrik direklerini takip etmeye başladım.Üzerlerinde kırmızı boyayla yazılmış numaralar vardı. 7-8-9....13-14-15. On beşinci direğe geldiğimde beni adaya düştüğümden beri en çok hayrete düşüren şeylerden birini gördüm.Bu bir uçak.İki pervaneli, büyükçe, kargo amaçlı kullanılan uçaklardan.Düşeli epey olmuş.Helikopterler konusunda yorum yapabilrim kendimce ama bunun NEYİN düşürmüş olabileceği konusunda en ufak bir fikrim yok.Zavallı pilot hala kokpitteydi ve pek de iyi görünmüyordu.Yüzündeki etler kaybolalı epey olmuştu yine de şu kadarını tahmin edebilirim: Gözleri dehçetle açılmış, ağzı çığlık atar gibiydi.Derhal uzaklaştım orada.Ölülere saygımdan bir de fazla oyalanırsam onlara katılma durumum söz konusu olduğundan.Belki de ikincisi ağır basıyordu.Neyse...

"İlk raptoru 22 Nisan 1985 te saldık.Merakla geri döndü ve duvara yaklaştı.Dört dakika, 22 saniye boyunca inceledi ve ağzından gürültülü bir homurtu çıkardıktan sonra çalılıkların arasında kayboldu."

Canlarım...Siz raptorun meraktan mı bunu yaptığını sanmıştınız.Bir de onlara zeki diyen siz değil miydiniz? Eminim raptor bir gün geri dönüp işinizi bitirme umuduyla çitin yüksekliğini hesaplamıştır.

"Ormanda üç ana raptor bölgesi vardı.Albertosaurus ve T-Rex'ler kendi bölgelerini seçmişlerdi.Tam 7 T-Rex.Tabii türlerin çoğu sağ kalmadı.Sonunda sadece bir kaç tür hayatlarını devam ettirebilmeyi başardı.Ve onlarda dominant türler haline geldiler."

John, kafamın içinde bu kadar konuşuyorsun da sorularıma da cevap versen! Sen yedi mi dedin? YEDİ Mİ? Bir insan hangi akla hizmet yedi tane T-Rex yapar.Yedi sayısı uğurlu sayın mıydı? Öyleyse uğurlu sayının iki haneli bir sayı olmadığı için rahatlamam gerekecek!Yine de kendimi...biraz gergin hissettim o an.Biraz aldatılmış.İlk parkta sadece iki tane T-rex vardı ve biri de küçüktü.Onlarla bile başedemedik.Yedi mi dedin sen? Dur bakalım daha neler yumurtlayacaksın?

Önümde hayal gibi kırmızı renkte bir vinç beliriyor.Kutular yığılmış üstüneVe dünyanın bu tarafını diğer tarafından ayıran büyük bir duvar.Ve gerisinde ise....Ellerimi gözlerime götürüp ovuyorum.Kendimi çimdikliyorum.Bu da yetmedi bir tekme savuruyorum kendime.Yok hala orada.Bir kent!Bir şehir! Küçük de olsa...Evleri görebiliyorum! İşte bu!

-Hiiiiiiiiiii!!!

Ağzımdan kaça çığlığımla yakındaki ağaçlardaki kuşlar ürküyorlar.Bana ne be sizden! Nihayet medeniyet!Adada kaldığım kaç günden sonra nihayet sıcak bir duş alabileceğim!Ve insan evladı görebileceğim.Ayaklarımı uzatıp sıcak içeceğimi yudumlarken televizyon izlemenin keyfine varabileceğim.Bekleyin beni!!!!! (vay be! Neler yaşamışım.O anda hissettiklerimi hala hatrlar gibiyim.Sahiden umutla dolup taşmıştım.Kendime izin verdim.Umutla dolmama yani...Hak etmiştim bunu.Fakat ne kadar umut dolu olursanız sonunda o kadar hayal kırıklığına uğruyorsunuz.Tıpkı benim birazdan anlatacağım gibi.)


*************************************
~Üçüncü Bölümüm Sonu~
Anne vincin tepesinden atlayıp küçük kasaba şeklinde yere koşarken bir sürü çift göz evlerin arasında dolaşmaktaydı.Ve bunlar kesinlikle insan gözleri değildi.Bir sonraki bölümde Anne'ın hayatta kalma savaşı devam edecek...

Çarşamba, Kasım 19, 2008

İkinci Bölüm: Eskiyen Yollar

"Bu fikir bana bir sabah uyandığımda, New York'tayken gelmişti.Neredeyse vazgeçiyordum.Ya bir sivrisinek milyonlarca yıl önce bir dinozorun kanını emdiyse?Ve sonra bu sivrisinek bir ağaca konup, reçinenin içine kısılıp kaldığında ve yıllar sonra ambere dönüşürse? Ve elbette böcek mükemmel bir biçimde korunmuştu.Ama işin püf noktası bu değildi, dinozor kanı yeterince iyi korunmuş muydu? Kan DNA'yı barındırır ve işte Abra Kadabra!"

John seninle bir ara konuşmamız gerek.Şu olursa bu olursa dedin keşke olmaz olsaydı.Şu düştüğümüz hallere bak!

Uzun bir uçuştan sonra yere düştüm.Dizlerimden gelen çıtırtılar, ya da ellerimin acıması ya da belimin iki büklüm olması umurumda değildi.Durmadan etrafıma bakınıyordum.Paranoyak gibi bir şey olmuştum.Eğer raptor korkusunun ne olduğunu bilseydiniz hayatınızdaki diğer korkularınızın çocuk oyuncağı olduğunu görürdünüz.Karanlık korkusu mu? Gündüz bir raptorla karşılaşmaktansa gece boyunca ormanda tek başıma dolanırım daha iyi! Ya da yükseklik korkusu.İnanın peşinizde bir raptor olduğu sürece olabildiğince yükseğe çıkmanız gerekecektir.Aslında çok çeviktirler ve oldukça yükseğe çıkabilirler.Yine de şansınızı denemeniz gerekir.

Nerde kalmıştım.Hmm...Sanırım minik bir vadinin ortasındayım.Etrafım yüksek dağlarla çevrilmiş ve gidecek tek yolum var, o da tren yolunun devam ettiği yönde...şeyy aslında artık var olmayan tren yolu desek daha doğru olur.Bir kaç sütundan başka bir şey kalmamış.Silahlarımı kontrol ediyorum.Bolca kurşunum var.Neyse ki...Bir homurtuyla kendimi yana atıyorum.Başımı sütunun kenarına çarpıyoorum.Gözlerimin önünde uçuşan yıldızlarımla ben ve garip bir yaratık!Küçük bir kafa, geriye uzanan büyük geniş bir gövde, üçgen şeklinde sırt kabukları ve dikenli bir kuyruk.Bu tasvir bana oldukça tanıdık geliyor ama ismini çıkartamıyorum.Hayvan benim ona zarar vermeyeceimi anlamış gibi yanıma sokuluyor.(Nereden biliyorsun zarar vermeyeceğimi! O kadar sinirliyim ki seni bile yiyebilirimÖfkeli)

Ayağa kaltığımda ürkerek geri çekiliyor.Sadece bir raptormuş...Raptor mu? Tuhaf yaratığın arkasından sarı gözlerini üzerime dikmiş, tıslayan şey bir raptor! Silahım nerede? Hayır!!!

Ben gözlerimi kapamış devekuşu misali kendimi korumaya çalışırken sivri dikenli yaratık kuyruğunu sallayarak hayvanı ağır yaralamıştı.Gövdesinden akan kanların çimleri kırmızıya boyadığını görebiliyordum.Silahımı çıkardım.Tek kurşunda beynini dağıttım.Acı çekmemesi için değil çığlıkları beni rahatsız etmeye başlamıştı.Raptoru öldüren üçgen kabuklu yaratığın burnunu okşadım, o da karşılık olarak minik kafasını iki yana salladı sonra tekrar yola koyuldum.Bir macera gibi geliyor kulağa değil mi? Şunu yaptıktan sonra yola koyulduk, sonra şu tarafa gittik.vsvsvs...Ne macera ama yaşadığım!Neyse işte yola koyuldum.

Bir adada kaybolmanın garip yanlarından birisi de gidecek bir yerinizin olmamasıdır.Eh ne güzel, dört yanın okyanusla çevrili.Ne tarafa gidersem gideyim bir tekne bulmadıktan sonra bu adadan kurtulma olasılığım yok.Yiyeceğim yok, uyuyacak yerim yok.Yok yok, ama var olan tek şey adım başı beni gölgem gibi takip eden tehlike.Ve bu tehlike her geçen saniye daha da büyüyor.Yapmam gereken şey kafamda henüz net değil.Tek bildiğim şey adanın içlerine doğru gidip işime yarayacak bir şeyler bulmak.Mesela bir harita ya da en iyisi bir telefon.İnanın posta güvercini bile işimi görür.Ama yok.

"Güneş kirli gökyüzünde batarken ben meşe masamın gerisinde otumuş düşünüyordum.Uluslararası Genetik Teknolojisini geliştirmenin yollarını araştırıyordum."

Isla Nublar (va daha sonra Isla Sorna)'daki faciadan sonra (hatırlarsınız, ilk Jurassic Park filmine ilham kaynağı olmuştu.) Site B Hammond'a ilaç gibi gelmişti.Her şeye yeniden başlamayı ve bu sefer önceki hatalarını yapmamayı gerçekten çok istiyordu.Fakat her şey yeniden başlamıştı.Matematikçi Ian Malcolm (adı buydu sanırım) bunu çok önceden söylemişti.Sonuç daima kaostur.Dünya'yı yeniden yaratmak, Tanrı rolüne bürünmek.Bence asıl kaos olan buydu.John Hammond büyük risk almıştı ve kaybetmişti.Ne yazık ki onun kaybı sadece kendisini etkilemeyecekti.

Ağaçlar arasında ilerlerken yolu gözden kaybetmemeye çalışıyorum.Bir kere denizden uzaklaşıyrlar, bu da benim için iyi bir şey.İkincisi bir yolun beni daima bir yerleşim yerine götürmesi muhtemeldir.Midemden gelen gurultularla John'un sesi birbirine karışmaya başladı.Yemek yemem ya da uyumam lazım.Sadece güvenli bir yer bulsaydım....

Ufak bir uçurum.Karşı tarafta da uçurum kenarında bir araba ters devrilmiş duruyor.Hemen aşağıya atlıyorum ve karşı tepeyi tırmanıyorum.Hayır çok eski.Yakın zamanda kullanılmamış bile.Tavanında üç tane büyük tırnak izi dikkatimi çekiyor.Uzun ve sivri pençeler ve kapılarda da diş izleri.Ürpertici bir durum.Oradan uzaklaşsam iyi olacak.

Uzaktan bir vinç görüyorum.Kirli sarı renkte.Çok uzakta bunlardan daha da var.Büyük olasılıkla demiryolu inşaası için kullanılmaktaydılar.Etrafa bakınırken bir cızırtı dikkatimi çekti.Çok hafifi, sanki havada yankılanan bir parazit gibi.Etrafıma bakındığımda gördüğüm tek şey büyükçe bir kaya...Bu kaya mı? Yok değil sanki başka bir şey...Üzerinde tuşlar ve konuşma yeri oan bir şey.Bir telefon!!İşte bu!! Kurtuldum.Kafamda attığım havai fişekler ve esaslı bir müzik eşliğinde telefona doğru yöneliyorum.Yardım alabileceğimi düşündüğüm herhangi bir numarayı çeviriyorum.Heyecandan elim titriyor, doğru düzgün çeviremiyorum.Bir daha deniyorum, bu sefer oluyor.İşte ve nihayet beklediğim o çalma sesi...-

-Hattınızda bir bağlantı sorunu vardır.Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz.
-Ha?

Yok artık.Bu bir kamera şakası falan mı? Bir daha uşluyorum, yine aynı ses.Kendimi bağırmamak için güç tutuyorum.BAğırsam da aynı şey aslında.Ne fark eder.Arkamı döndüğümde bana masum masum bakan raptorla karşı karşıya geliyorum.

-Selam dostum!
-Hey acele etsene biraz görmüyor musun sıra var?
-Ah pardon!Tabii raptor bey buyurun geçin.Telefon sizin nasıl olsa...

aklımdan bu diyaloglar geçerken raptorun aklından geçenleri tahmin etmek bile istemiyorum.Elim belime gidiyor, raptorun dişler geriliyor.Silahı çekmeye başladığımda o da geriliyor.Ve arkamdan aniden çalan zilin sesi onu ürkütüyor ben de fırsatı kaçırmayıp onun ciğerlerini delik deşik ediyor.Ne bu ya? duyan gelmiş.Rahat rahat bir telefon arayamayacak mıyız? Demek sadece telefon istememle olmuyormuş bir de çalışan bir telefon bulmam lazım nasıl düşünemedim.John Hammond'un dediği gibi bu zeki yaratıklar her yerdeler.
.......
...........
...............
arada olan bir kaç yeri anlatmayacağım.Bir kaç raptor öldürdüm, bir diplodocus gördüm.Yeni bir şey yok yani.Üstelik detayları da tam hatıryamıyorum.Emin olduğum tek şey doğru yolda olduğumdu.Silah sorunum pek yoktu çünkü etraf silah doluydu.Artık ölü olan insanların işlerine yaramayan silahlar bana miras kalmıştı.Belli bir güç tarafından yönlendriliyordum ve bunun tanrı olmadığına yemin edebilirim.Belki daha önceki maceralarımdan gelen bir şey ya da ada bana buradan çıkmam için yol gösteriyor.Vinçlerin üstünden kısa bir yol bulduktan sonra demiryolunu arkamda bırakıyorum.Çok az ilerleyebilmişler.Buradan çıkmama bir adım daha yaklaşıyorum.Ama önce bu yere kurtarılmaya değer olduğumu kendime sonra da John'a kanıtlamam gerekecek!Bu benim hayatta kalma savaşım...John Hammond'un sesi yanılanmaya ve bana bir şeyelr anlatmaya devam ediyor.

"Kayıp Dünya bilimsel bir mitten ibaretti.Bunlar öyle türlerdi ki dünyanın geri kalanı gelişirken bunlar yalnız ve kırılgan olmaya mahkum edilmişlerdi.İşte bu evrimsel bir senaryonun meyveleriydi.Kışa doğru adaya doğru malzeme taşıma işlerine başladık.Şehirden doğal hayata doğru bir geçiş..."


****************************
(İkinci Bölüm sona erdi.Anne'ın bu enerjisi daha ne kadar sürecek...Onu bekleyen başka süprizlerde var mı? Geçmişten gelen sesler ve bizzat John Hammond, Anne'a rehberlik etmeye devam ediyorlar.Bir sonraki bölümde.)

Çarşamba, Kasım 19, 2008

Birinci Bölüm: Eskiye Dönüş ve Hayatta Kalma

(Uçağın düşmesinden epey bir süre sonra.Anne'ın evi.Ev loş, hiçbir ışık yanmıyor.Kapının yanında bir masa var.Masanın üstünde bir kağıt, üzerinde uçağa binerken alınması gereken eşyaların isimlerinin yazılı olduğu bir liste.Postalar birikmiş, haftalardır eve kimsenin uğradığı yok.Mutfağa geçtiğimizde lavabonun ağzına kadar bulaşıkla dolu olduğunu görebiliyoruz.Telefon sesi...Yığılan mesajlar.Anlıyoruz ki Anne bir süredir yok ortalarda.)

(Uçakta.Düşmeden hemen önce.Anne tuvalete gidiyor, büyük ihtimalle yolculuk onu hasta etmiş.Tam giriyor ki uçak yalpalıyor.Bir sonraki sarsıntı daha şiddetli oluyor ve uçak düşmeye başlıyor.Anne'ın aklında kalan son şey kokpitten gelen güneş ışıkları oluyor.)

.......

Kendime geldiğimde fark ettiğim ilk şey gözlerime batan güneş ışıkları oldu.Dalgaların kıyıya vuran yumuşak sesleri ve hafif martı çığlıkları...Garip.Terminalden giriyorum, uçak biletimi alıyorum ve uçağa biniyorum.Neden buradayım ben?

Ah tabii ya! Düştüm.Korkunç bir düşüş oldu bu.Fakat bende yara izi yok sadece gömleğimde belli belirsiz kan izleri, o da muhtemelen bir başkasının kanları.Yavaşça, kemiklerimde kırık olup olmadına dikkat ederek ayağa kalıkıyorum ve o anda hayatımda görebileceğim en acınası manzarayı görüyorum.Küçük bir koydayım ve uçağın kuyruğu denizin içinde.Olduğu gibi.O gün uçağa binerken bu hallere düşeceğim aklıma gelir miydi? Fakat neden kimse yok? Ne kadar baygın kaldım? Ve hangi cehennemdeyim böyle?

Yumuşak kumlara bata çıka küçük koyu geçiyorum.İlerde kayalıklar var.Onları tırmanıp yukarı çıkıyorum.Bir adada olması gerek her şey var.Beyaz kumlar, sıcak bir güneş, masmavi deniz.İyi de ben tatilde değilim ki? Lanet olsun.Eğer kendi isteğimle gelseydim buraya  kesinlikle beş yıldızlı bir otelde bir haftalığna eğlenmek için olurdu.Böyle ıssız bir yerde öyle bir otel olduğunu da düşünmek boşa umuda kapılmak demek.Kafamdan bu boş düşünceleri atmam gerek.Veee....

Ahhh beş yıldızlı olmasa bile bir sürü bina ile burun buruna geliyorum.Başka şey mi dileseydim ne? Fakat bunlar sadece duvarlar.İçleri bile yok.O kada eskilerki içlerinde çimler yetişmiş, yaşam izleri silineli yıllar olmuş.Doğa çok acımasız.Belki de insandır acımasız olan.Birbirlertiyle sürekli bir savaş içerisindeler.Ve bu adada gördüğüm kadarıyla doğa zaferini ilan etmiş.Sinirimden yerden aldığım bir taşı öylesine fırlatıyorum.Gidiyor, gidiyor bidonlar çarpıp onları gürültüyle yere deviriyor.Çıkan ses kulaklarımda uğulduyor.Etrafıma bakınıyorum.Omuzlarım içeri çekiliyor, bacalarım kaçmaya hazır ceylanlar gibi gergin.Nedensiz yere bu yerde fazla gürültü yapmamam gerektiği hissine kapılıyorum.Kuşlar bile sustu.İçimde kötü bir his var.Binalar arasında eski tekerlek izleri buluyorum.İçime belli belirsi bizr rahatlama duygusu geliyor.Eğer tekerlek izleri varsa arabada vardır ve eğer arabada varsa o zaman....Eh denemeye değer.Sahilden uzaklaşıp yolu takip ediyorum.Biyik bir çitin içinden geçip gidiyor.Bu da nesi böyle? Hangi insan evladı yolun ortasına böyle bir tahtadan duvarları dikmeyi akıl edebilir ki? Kapı kilitli fakat bu beni durdurmuyor.Kapıya omuzumla yaslanıyorum.Göründüğünden daha dayanıksızmış, hafifçe zorlamamla birlikte yere yıkılıyor.

İçerisi de tıpkı dışarısı gibi.Sanki bir eğitim sahasını andırıyor.Ve o da ne? Sahiden de bir eğitim sahası burası.Ufak bir silah deposu.Silahtan anlamam fakat bir kaç kere kullanmayı denemiştim.Ve başarmıştım da vurduğum tek şey...anlatsam inanmazsını bu yüzden boşverin.İki tane silah seçtim.İçleri dolu.Her birinde sekizer kurşun.Ne işime yarayacaksa? Belki açlıktan ölmeden önce kendimi vurmamda işe yararlar.Kısa ve güzel bir ölüm, heralde böyle bir şey yaparsam kimse de bir daha benden haber alamaz.Hayır, bunu düşünmemeliyim bile!Sırası değil!

Girişteki kapıyı yıktığım için çıkarken daha da dikkatli davranıyorum.Bir telefon ya da radyo bulabilsem...Bu benim için bir kurtuluş yolu olabilirdi...Belli belirsi araba ilzerini takip ediyorum.Ve işte...orada! Araba! Bir jip! Ama...ama tekerlerinin yerinde otlar bitmiş, camları kırık, motoru kayıp ve her tarafı paslı bir jip! Peh...Bu benim işime yaramaz ki! Bu adada her şey var ama hiç biri de işe yaramıyor.Pardon...Silahlar ama henüz kullanmadım.Umarım sahiden işime yaracağı bir ana rastlamam.Belki de yiyeceğimi bunlarla sağlayabilirim? Kim bilir ama benden başka bir canlı da gözükmüyor ortalarda.

Yol uzayıp gidiyor.Yolun aşağısında kayalara gömülmüş bir kamyon.Orada ne iş var ki? yoldan oldukça uzakta.Başına ne gelmiş olabilir ki? Yolda ilerlerken büyükçe bir tabela karşına çıkıyor.Ahh İNGen.Uluslarası Genetik Teknolojisi.Genetik Harikaları.Ve John Hammond.Evet, onu hatırlıyorum.Beyaz sakalı ve ondan da bembeyaz yüzüyle karşıma geçip bana dinozorlarından övgüyle bahsettiğini hatırlıyor gibiyim.Bana yarattığı o tesisin harikalarını öve öve bitiremişti, neredeyse konuşurken ağzından akan salyaları görebilirdiniz.Çok zaman geçmeden, tesis alt üst olup, dinozorlar insanları öldürmeye başladığında yüzünü görmeyi dilerdiniz.Eğer vahim bir durumda olmasaydık yerlere bile yatardım o an!

Lanet ihtiyar yine karşıma çıktı.Böyle bir adada ne işi var bu reklam tabelasının.Bana ne be adam senin dört dörtlük otel odalarının konforundan...Ya da havuzundan ya da..Dur bir dakika.Bu bir otel reklamı.Ve sanırım bu adada.Ne demek oluyor bu? Seni yaşlı piç demek bu adaya da yaptın yapacağını.Belimdeki silahları yokluyorum.Zaten sönmek üzere olan kendine güvenim bir duman bulutu gibi bir anda havaya karışıp yok oluyor.ellerim titriyor.Gözlerim büyüyor.Kalbim ağzımda.Biliyorum ben bu hissi.Beş sene önce yaşamıştım.Yine olamaz!İhtiyar'ın lanet olası vahşi dinoroları.Bu adada varsa böyle bir şey onun mezarı üstüne gidip tepinicem ve ne kadar lanet varsa ona yollayacağım.Tabii bu yerden sağ çıkabilirsem!Gene faka bastın beni.Argh :S

"Bu ada daha önce insan gözlerine maruz kalmamıştı  taki biz buraya gelene dek."

John Hammond'un sesi beynimde yankılanıyordu.Ne kadar uzaklaştırmak istesem de o zrola kafama giriyordu.Buradan bana söz etmişti.O anda yaşadığım heyecanla (65 milyon yıl önce var olmuş devasa yaratıkları görmenin heyecanıyla, sonra da onlardan kurtulmaya çalışmanın verdiği dehşet heyecanın yerini almıştı) bunu sorgulamamıştım.Bir ada daha.Ne olacak ki? Bunlardan on tane de olsa ne fark ederdi ki?

Yol sona eriyor.Aşağıya ovaya doğru iniyorum.Sık ağaçların arasında yürümek zor.Garip bir gümbürtü duyuyorum.Her beş saniyede bir tekrarlanan bir gürültü bu.Yer sarsılıyor.Ağaca dokunuyorum.Evet yanılmıyorum.Ağaç bile titriyor.Gözümün önünde kocaman yaprakların oynadığını görünce aklınızı başınızda tutmak sandığınız kadar kolay olmayabiliyor.Aklıma en kötüsünü getiriyorum.T-Rex! Korkunç yırtıcı.Leş yiyen vahşi.Bir köpekten on kat daha iyi koku alabilir.Eğer oysa ben öldüm!

Cesaretimi toplayıp ağaçların arasından baktığım zaman düşündüğüm şeyin olmadığının farkına varıyrum.Yine de bu manzaranın olağanüstülüğünü lekelemiyor.İlk gördüğüm zamanki kadar güzel ve insanlık dışı bir güzellik bu.İnsan eliyle yaratılan bir harikalık.Uzun boyunlu uzun kuyruklu devasa yaratıklar.Boyunlarını uzatmış ağaç yapraklarından yiyorlar.Adını hatırlamaya çalışıyorum, Diplodocus gibi bir şey olmalı.Keşke yanımda küçük bir velet olsaydı onlar dinozorları tanımakta daha ustalar.Tek bildiğim bu yaratığın ot yediği yani bana dokunmayacak.Ve ezilmezsem yaşama şansım oldukça yüksek bir durum

-Seni kocaman yaratık aşağıdayım görmüyor musun?

Beni göremeyecek kadar kibirliler demek isterdim ama genetik bir özellik.Biz nasıl karıncalara dikkat etmiyorsak onlar da bize etmezler doğal olarak.Sessizce süzülüyorum.Bir havuzun içine girip diğer taraftan çıkıyorum.Sessizce son defa gözlüyorum bu muazzam devleri.Aslında şu an manzara seyretmenin sırası da değil.Yola koyulmam gerek.Bu unutulmuş yerde bir telefon aramaya devam ediyorum.

Uzun bir yokuş bu.Ve yine kayalık bir alan.Ve bir araba daha! Bilin bakalım ne? Evet yine kullanılamaz halde.Kullanılabilir halde olsa ne yapacağımı sanıyorum ki zaten.Atlayıp bir Jurassic tur fena omaz mıydı? Hatta bunun filmini bile çektiler eminim izlemişsinizdir.Dehşet verici kaçış sahneleri, T-Rax tarafından kovalandığımız durumu biraz abartmışlardı tabii.Onun dışında yaşadığımız dehşeti tarif bile edemem.Neyse.Yine düşüncelerimin arasında kayboldum.Ah John hani nerede o bana rehberlik eden sesin?

-Hırş...

Yok bu ses değil.Yaprak hışırdaması mı? Belki.Kayalığın arkasından geldi.Normalde kaçmam gerek değil mi? Eski tecrübelerim bana bunun tehlike işareti olduğunu söylüyor.Bu şeyin bir sincap olmadığına da eminim.Belki minik bir tavşan...Kocaman dişleri, oullu derisi, çürük yumurta kokusu saçarak üzerime gelen ve her adımda uzun kuyruğu sallanan bir tavşan? Yoo karıştı.Beynim iki görüntüyü üst üste bindirince ortaya böyle garip manzaralar çıkabiliyor.Mideme doğru uzanmış devasa tırnağı gördüğümde bir patlama sesi duyuyorum.Hayvan acı çekiyormuş gibi debelendikten sonra kaçmaya çalışıyor.Bir el daha...Ve bir daha.Kurşunlarımı üzerine boşaktana dek durmuyorum.Hatta bittikten sonra bile tetiği çekmeye devam ediyorum.Yerde artık kıpırtısız duran yaratığa bakıyorum.

"Velociraptor, Çin ve Hindistan taraflarında yaşamış olan bu küçük yırtıcılar oldukça zeki ve çeviktirler."

Ah sağol John.Tam da en istediğim anda geldin geri.Böyle habersiz gidip gelmeler yapmasan.Yok ben bu adada daha fazla kalmaya devam edersem sıyıracağım.

Minik bir köprüyü geçtikten sonra bir silah kutusu buluyorum.Oraya sanki bilereke bırakılmış gibiler.Bu tarz ufak tefek düşünceler benim umudumu korumama yardımcı oluyor.Bir insanla karşılaşma...Hala tehlikenin gerçek anlamda farkında değilim.Daha önce yaşadıklarımı unutmam mümkün değil elbette fakat üzerinden uzun zaman geçti.Hafızamı tazelemenin vakti gelmişti.

Ahh! Dizimi vurdum.Her taraf lanet olasıca kayalarla dolu.Kocaman yaprakların arasında zor görünüyorlar.Belk acıdan kaynaklı, uzaktan bir bina gözüküyor.Bu kadar erken mi? Bu kadar çok mu susuz kaldım da halüsinasyon görmeye başladım.Yoo bu gerçek.İşte orada! Tam koşacaktım ki büyükçe bir kayanın arkasından kaplan çizgilerini andıran bir kuyruk görüyorum.Kıpırdamıyor bile.Eğer rüzgar ondan bana esmeseydi işim bitmişti.Bundan sonra daha dikkatli olmam gerek.Her zaman bu kadar şanslı olmayabilirim!

BAM! Bir daha.Oh evet ilerleme var bende.İki kurşunda işini bitirdim.Seni aç pislik.Bu adada ben bir insan değilim, bir avım.Basit bir yiyecek ve bilin bakalım sofraya kimler oturuyor? Bu kesinlikle ben değilim! Yine de ölsem de bu yaratıkların etini yemem.Raptor kavurma...Iyy kulağa ne kadar acayip geliyor ve korkarım böyle bir ikilemde kalacağım bir anın geleceğini seziyorum.

Raptor aklımı karıştırmadan önce bir bina gördüğümü sanmıştım.Ve hala orada duruyor!Gerçekten de...Bir tren istasyonu.Hani sizin binip adanın etrafında tur atıp dinozorları "yiyecek atmayınız" tabelalarına rağmen yiyeceğe boğduğunuz eğlenceli geziler var ya.Ne yazık ki son gezimizde yiyecek olarak biz dönozorlara atılmıştık.Yattığın yerde ters dönesin emi John!

Fakat yıkılmış.Adadaki diğer her şey gibi terk edilmiş.Bir buzdolabı bile yok.Bari bir tuvalet olsaydı!Ahh çok kibarımdır.Vahşi ortamdayız diye vahşileşmenin anlamı yok değil mi? Yukarı çıkıyorum.Taş merdivenler her an çökecekmiş gibi narinler.Gökyüzü masmavi.Aslında  trene atlayıp eve gidecek olsaydım gayet güzel bir ortam vardı.Tuhaf bir şey var ama.Buraya geldiğimden beri asla güneş batmadı.(oyunda sahiden batmıyordu sadece oyunun sonun gelindikçe akşam kızıllığı görünüyordu o kadar)Neyse bu detayı sonra düşünürüm.

Duvara asılmış küçük bir cihaz dikkatimi çekti.Bu bir megafon.Hani düğmesne basıp konuştuklarınız var ya!Koşup düğmesine rsmen tosluyorum.Derinden gelen canlı bir erkek sesi konuşuyor...

-Jurassic Park'a hoşgeldiniz.Lütfen trene binerken numaralarınızı kon....
-Hey, hey, beni duyuyor musunuz? Bu adada kapana kısıldım! Raptorlar tarafından neredeyse öldürülüyordum!Buraya yardım gönderin!

aşağıdaki yazıyı okumaya çalıştım.

-...Site B, Araştırma Ünitesi!Derhal yardım gönderin.

Hoparlör cızırdamaya başlıyor.Adamın sesi boğuklaşıyor, kelimeler uzuyor.Dehşetle geri çekiliyorum.Sonra da yumruğmu hoparlöre geçiriyorum.Makine bir cızırtıyla susuyor.Umurumda değil.Başka hangi salak bir bantla konuşmaya çalışır ki? Lanet olsun!LANET OLSUN! Neden aptal uçak düştü ki?Neden sadece ben yaşıyorum ki? Uçakta bir sürü kahrolası insan vardı! Hatırlıyorum her birini.Yanımdaki uzun boylu, sarışın çocuk nerede? Önümde annesiyle tartışmaya girmiş küçük kız nerede? Ya da uyuklar numarası yapıp etrafındaki çıtırları gözetleyen yaşlı amca nerede? NEREDE BUNLAR??

Ara sıra böyle umutsuz anlara kapıldığınız oluyordur, üstelik benim son derece geçerli nedenlerim var.Yine de aklımı korumam gerek.Daha kötü ne olabilir ki? Tüm yapmam gereken telefon bulup yardım istemek...Daha ne başıma gelebilir ki? (işte sihirli sözcüğü söylemiştim.Söylemem gerekirdi, çünkü bu sözcükle birlikte her şey kötüye gitmeye başlar.Genelde böyledir.Benim hatam.Demeseydim belki mutlu bir ölüm yaşayabilirdim.Ne bileyim?Mesel uykumda kalp krizi geçirmek kulağa ne kadar güzel geliyor değil mi? Bundan sonra yaşayacağım dehşetin yanında adeta bir melodi gibi.)

Geriye çekilip raylara koşuyorum.Aradaki mesafeyi bir sıçrayışta atlıyorum.Ray dediğim yerde de raylar yok aslında sadece rayların döşendikleri betonlar kalmış.Gene büyük bir tahta duvar var bu ünitenin ardında.Amma çok çit yapmışlar.Bu korumada birişe yaramamış çünkü lanet olasıca raptorlar her yerde.Derin bir nefes alıyorum ve raylar üzerinde koşarak karşı tarafa atlıyorum.Yere olan mesafeyi biraz az ölçmüşüm!Yere olduça uzun bir mesafe var!! Olamaz!!!

***************************
(Birinci Bölüm burada bitiyor.Acaba Anne bundan sonra ne yapacak? Cevabı sonraki bölümde.)

Çarşamba, Kasım 19, 2008

Trespasser..(Tanıtım)




Bu ya sevilecek ya da sevilmeyecek türden bir oyun.Ortası yok.Seversen tüm acayiplikliklerine rağmen oynarsın, sarar seni.Sevmezsen bir daha dönüp yüzüne bile bakmazsın.Şimdi nette gezinirken Trespasser ile ilgili bazı bilgilere rastladım.Özellikle ekşisözlükte bu konuda yazılan yazıları okumanızı tavsiye ediyorum.Oldukça açıklayıcı olmuşlar...

Şimdi ben böyle bir kategori niye açtım ? Grafikleri berbat ötesi.Çok eski bir oyun, aşağı yukarı on yıldan fazladır var ama küçüklerin bunun adını duyduklarından şüpheliyim.Çünkü fazla tutulmadı.Bence de iyi oldu.Yine de buna rağmen hala hakkında konuşabiliyorsam aklımda bir yer etmiş olmalı, özellikle oyunun ilerleyen bölümleri hakkında...

Bu oyunda kahramanımız bir kadın.İsmi Anne.Bir gün uçakla giderken bir bakıyoruz uçak bir adaya zorunlu bir düşüşNinja yapmış.Site B alanına.Isla Numblar Adası dinozorların halka gösterilecekleri yer olacaktı, Site B ise gizli bir yetiştirme tesisi gibi oldu.İşte biz şu anda o alandayız.Üstelik bu ada öyle sıradan bir ada değil.İçlerinde  hayalinizin alamayacağı şeyler yaşayan bir ada! (Ne o tanıdık mı geldi? Yok hayır bunun Lost çılgınlığı ile alakası yok neyseki-__-Fakat normaldir, adaya düşen uçak hikayesi filmlerin, oyunların popüler konularından biri olmaya devam ediyor ve edecektir) Üstelik bu oyun öyle sıradan bir oyun da değil! Aşağıda artılarını ve eksilerini vereceğim, hatırladığım kadarıyla>>

Artıları>>
+Dinozorlar güzel.Bazıları biraz yapmacık da olsa, hareketlerinde bir acayiplik olsa da.(Ki Velociraptor adlı dinozorun ayağı sekti diye beş metre havada uçması haliyle bir oyun için bile normal değil)
+Güzel bir tropik ada, kuşlar, ağaçlar ve adanın içlerine yapılan atraksiyon dolu bir macera! Daha ne olsun, eğer Anne gibi ecel terleri dökmüyorsunuz oldukça keyifli de olabilir.
+Müzikleri ve arka plan sesleri.Anne'ın anılarından John Hammond'un gelen sesi ortama gayet hoş bir hava veriyor.Adada yalnızsınız, kuşların ve böcelerin cıvıltıları bir süre sonra insana kafayı yedirmesin diye buldukları gayet hoş bir çare.
+Siz adaya düşseniz ne olurdu sorusunu, buna gerek kalmadan cevaplamanıza olanak sağlayan bir oyun.Daha ne olsun ?
+Her türlü eşyayı silah olarak kullanabiliyorsunuz.Yeterki yerinden kaldırabilin.
+Binalar, ortam vs çok hoş.Kanlı izler, çeşitli silahlar, gizli yerler.Tam bana göre bir yer!Tabii dinozorlar dışında tek canlı sizsiniz, bunu anlamak için orada burada serili duran iskeletlere bakmaya bile gerek yok.

Eksileri>>
-Bir kere grafikler iyi değil.Ama eski bir oyun ve türünde ilk deniyor, bu yüzden oyunu o kadar kötü eleştirmeyeceğim-_-
-Anne hakkında görebildiğimiz tek şey onun kolu ve kocaman göğüslerinin üzerinde bir kalp dövmesi (kalp dövmesi ne kadar kanla dolarsa o kadar kötü sağlığınız var demek ki).İnsan bir sür sonra o kocaman şeylere bakmaktan sıkılabiliyor, bir de devamlı eğilmek zorunda kaldığınızda neler olduğunu bir düşünsenizHoley
-Yolda yürürken silahı durup duruken düşürmeniz, ya da sağa sola takılıp kalmanız normal bir şey bu oyunda.Ya da aynı şey dinozorlar içinde geçerli.Koskoca Trex'in oyunda donakaldığını hatırlıyorum! Neredeyse ağzının içine girmiştim işte olur böyle ufak tefek aksaklıklar.(Bir keresinde de koca dinozoru uçurumdan aşağı itmiştim.Nasıl yaptın diye sormayın hala şok içindeyimUyku
-Oyundan tırsar gibi olduğunuz anlar olabilir.Hele dağları çıkarken...Her an bir şeyin saldırısına uğramanız mümkün!Eğer aşırı olursa paranoya bile olabilirsiniz!
vsvs...

Şimdi ben bir hikaye yazacağım.Ve hikayemde de bu hanımkızımızın adadaki şahane macerasını uçağın düşüşünden itibaren anlatacağım.Amacım oyunu tanıtmak değil.Sadece yazmak.Konu da güzel zaten! İşte bu yüzden oyuna bir tanıtımla işe başladım!