Çarşamba, Kasım 19, 2008
Üçüncü Bölüm: Raptor Mezarlığı
Raptorların bir huylarını keşfettim.Saldırmadan önce tıslamakla hırlamak arası bir ses çıkartıp üzerinize dosdoğru geliyorlar.Bir kere nasıl olduğunu anladıysanız kolay kolay faka basmıyorsunuz.Bunu keşfetmem önemliydi çünkü bu lanet olası adada hayatta kalmam için gerekli bir bilgiydi bu.Ve sze bir şey diyeyim mi sadece bu bölümde en az otuz tane raptor öldürdüğümü söyleyebilirim.30 tane! Adadaki raptor nüfusunda önemli azalmalara sebep olduğum kesin.John Hammond'un askerlerinin yapamadığını tek başıma yapmaya çalışmak gibi bir şey. Ve yolda çok ilginç şeyler buldum.Bir adet motosiklet (ne yazık ki çalıştıramadım), bolca hurda araba, kasklar, botlar ve elbette T-Rex...Evet nihayet kendisiyle karşılaşma onuruna eriştim, beni gördüğüne pek bir sevindi.Fakat ben nezaketsiz misafir olarak kaçmayı tercih ettim.İyi ki öyle yapmışım!
"1981 yılı.Ben tereddüt içinde oyalanırken helikopterler çoktan nemli yağmur ormanları içinde araştırmalarına başlamışlardı bile."
Askerlerin yürüdüğüm orman içinde amberleri aramalarını hayal bile edemiyorum.Hammond'ın işi başından aşkındı.Gerçekten de zor bir işti.Yine de Hammond'un acınacak bir tarafı yoktu.Hala onun bunları hak ettiğini düşünüyorum.Şu anki halimden bile o sorumlu.
"İlk görevimiz genetik kurtarmaydı.Jurasik ya da başka bir dönemden kalma bir amber gerekiyordu.İçinde DNA olacaktı ve vsvsv...En mükemmele ulaşmak, işte bu bizim düsturumuzdu."
John ile biz iyiden iyiye samimi olduk.Tek taraflı konuşması uzadıkça uzuyor.Niye ben onun beş sene önce yaptığı konuşmaları bu kadar net hatırlayabiliyorum? İşte yine geliyor...
"3Cray, x.Mp bilgileri Amerikanın herhangi bir merkezindeki bilgisayarlara göre çok daha hızlı iletmişti.11 ay gibi bir sürede B Bölgesi dünyanın en iyi genetik tesisi haline gelmişti."
Her neyse.Öyleyse öyledir.Sen konuşurken ben de beş kadar raptorun işini bitirdim.Bu üçüncü günüm.Ve üç gündür uyumadım.Haliyle aklımda sorunlar olması doğaldır, bu yüzden üstüme fazla gelmemeye kaar verdim!Fakat son öldürdüğüm raptorun yanına geldiğimde bir tuhaflık belirdi.Helikopter sesleri.Çok belirgin.Onları duydum, hatta başımı havaya kaldırıp baktım da.Sonra bu seslerin geçmişin sesleri olduğunu anladım.
"Avcılar 13 Mayıs, 1997'de karaya çıktılar.Adanın güneybatısının derinlerine yerleştiler.Büyük çoğunluğu benim Afrika parklarım için çalıştılar....Hiç bir şansları yoktu..."
Burada sesi kesikliğe uğruyor.Sanırım hepsi öldüler.Acaba en son neredeydiler? Onların geçtikleri yerlerden mi geçiyorum? Bilemeyiz
"Hiçbir harcamadan kaçınmadım, başarızlığa izin yoktu."
Ah işte en büyük ironide burada yatıyor zaten.Baştan başarısız olacak bir projeydi bu John! diye dediğimi hatırlıyorum. Bu saçmalık.Tamamen saçmalık!
Tamamen ormanın derinliklerindeyim.Sahilden oldukça uzaklaştım.Kovalamacalar, telaş içinde oldukça kirlendim, kesinlikle sıcak bir duşa ihtiyacım var! Minik bir göletin yanında yansımama bakıyorum.Çökmüş bir surat, gözlerinin altında kocaman morlu halkalar.Üstüm başım tırtıklar çinde ve kanlarda cabası.Kabul etmeliyim ki en iyi günümde değilim.Daha iyi günlerim de oldu.Daha kötüleri de oldu elbette! Bu orta halim.Daha ne isteyeyim ki? Belki bir paket sigara.ya da bir iki şişe bira.belki daha da iyisi kuştüyü yorganın altında geçirilen uzun ve tatlı bir uyku.Lafı yine çok uzatıım di mi? Kısaca kaçtım, kovaladım, düştüm, kalktım, yaralandım, bağırdım, süründüm, atladım, zıpladım, ve bolca ateş etiim.Raptorların mezarlığını bulana değin bunları yaptım.İşte burada durun.Burasını size anlatmam gerekiyor.
Büyük bir kanyon düşünün, kanyonun dibinden gökyüzüne uzanan devasa taştan duvarları gözünüzü önüne getirin.Koyu renk, siyaha yakın koyu gri taşlar.Tam ortasında raptorlar ve kocaman bir leş!Aslında leşten geriye bir şey kalmamış bu yüzden ne çeşit bir yaratık olduğunu anlamam çok zor.Yine de onun adına üzgün değilim.O öldüğü için ben şu anda raptorların dikkatini çekmeden kaçabiliyorum.Ve raptorların ilerisinde mavi bir şey gözüme çarpıyor.Bu bir pervane! Yine helikopter sesleri bu sefer konuşma yok.Demek buraya geldiler ve burada...şeyy düştüler!
"Sizi kim düşürebilir böyle?" ağzımdan sözcükler kendiliğinden dökülüverdi.
"Sessiz odalar, kilitli kapılar ardında yok olan türlerin yeniden yaratılmasına ve yaşamın tarihini tersine çevirmeye başladık."
Bir sinema salonunda, ayaklarımızı uzatarak John'un hazırlattığı harika videoları izlerken bana da öyle gelmişti.Yaşamın yeniden yaratılması.Tarihin tersine çevrilmesi.Para harcamak için mükemmel bir yol.Vay be! demiştim.Lunaparkların, Disneyland'in pabuçları dama atılacaklar!Düşünsenize gerçek dinozorlar!Eğlence parkı! Hem de içinde dinozorlar! Dehşet eğlenceliydi.Ve kader ikinci kez beni buraya düşürdüğüne göre önceki hayatımda korkunç işler yapmış olmalıyım. Kesinlikle!
"Yaptığımız işin ciddiyetiyle ilgili ilk korkumu işte o zaman hissetmiştim.Bu yaptığımız şey insanoğlundan 65 ila 100 milyon yıl önce yaşamaış olan canlıları tekrar hayata döndürmekti."
Bu sözü ilk embriyoyu nasıl yaptığını anlattıktan sonra gözlerinde babavari bir gurula parlayan gözyaşları arasında deyivermişti.Çok duygusal bir andı doğrusu.
Tepeye tırmanış kabus gibi.Fakat üzerimde giysilerim ve silahlarım dışında hiçbir ağırlık olmadığı için fazla da zorlanmadım.Etrafta iskeletler ve koparılmış kol, bacaklardan başka insana dair hiç bir şey yoktu.Tahmin edersiniz ki nihayet en tepeye çıkıp kayalığın üstünden altımdaki vadiye baktığımda ve yüksek elektrik direklerini gördüğümde aşırı sevindim.Nirvana'ya ermek gibi bir şeydi.Asıl sorun burasını bulmak değildi.Daha önce bunun gibi yerde kaldığımdan (Isla Sorna) neyi nerede bulabileceğimi aşağı yukarı biliyordum.Elimle koymuş gibi olmasa da ona yakın bir şey.Kızgın kayanın üzerine çöktüm, silahlarımı çıkardım ve aşağı nasıl inmem gerektiğini uzun uzun düşündüm.Yer oldukça aşağıdaydı.Kayalığın dibindeki derin göleti gördüm.Parlak bir fikir değildi ama başka çaremde yoktu.Silahları tekrar cebime yerleştirdim, derin bir nefes aldım ve atladım.Üçe beşe saymadan.Saysaydım cesaretimin tükeneceğini biliyordum.Ağır bir taş gibi göletin dibine gömüldüm.Ciğerlerimdeki hava anında ağzımdan dışarı fırladı.Ve işte başarmıştım! Kıyıya yüzdüm ve orada yere serildim kaldım.Bundan sonrasını gidecek gücüm kalmamıştı.Gözlerimi kapadığım anda uykuya daldım.Ve bilin bakalım rüyamda ne gördüm? (ipucu: dişleri var, pullu ve korkunç kertenkeleler.)
Uyandığımda kemiklerim tutulmuştu.Giysilerim kurumuştu artık ne kadar uyuduysam.Yavaşça ayağa kalktım ve aşağıya inmeye başladım.Fazla ağaç yoktu etrafta minik, şirin bir vadi.Elektrik direklerini takip etmeye başladım.Üzerlerinde kırmızı boyayla yazılmış numaralar vardı. 7-8-9....13-14-15. On beşinci direğe geldiğimde beni adaya düştüğümden beri en çok hayrete düşüren şeylerden birini gördüm.Bu bir uçak.İki pervaneli, büyükçe, kargo amaçlı kullanılan uçaklardan.Düşeli epey olmuş.Helikopterler konusunda yorum yapabilrim kendimce ama bunun NEYİN düşürmüş olabileceği konusunda en ufak bir fikrim yok.Zavallı pilot hala kokpitteydi ve pek de iyi görünmüyordu.Yüzündeki etler kaybolalı epey olmuştu yine de şu kadarını tahmin edebilirim: Gözleri dehçetle açılmış, ağzı çığlık atar gibiydi.Derhal uzaklaştım orada.Ölülere saygımdan bir de fazla oyalanırsam onlara katılma durumum söz konusu olduğundan.Belki de ikincisi ağır basıyordu.Neyse...
"İlk raptoru 22 Nisan 1985 te saldık.Merakla geri döndü ve duvara yaklaştı.Dört dakika, 22 saniye boyunca inceledi ve ağzından gürültülü bir homurtu çıkardıktan sonra çalılıkların arasında kayboldu."
Canlarım...Siz raptorun meraktan mı bunu yaptığını sanmıştınız.Bir de onlara zeki diyen siz değil miydiniz? Eminim raptor bir gün geri dönüp işinizi bitirme umuduyla çitin yüksekliğini hesaplamıştır.
"Ormanda üç ana raptor bölgesi vardı.Albertosaurus ve T-Rex'ler kendi bölgelerini seçmişlerdi.Tam 7 T-Rex.Tabii türlerin çoğu sağ kalmadı.Sonunda sadece bir kaç tür hayatlarını devam ettirebilmeyi başardı.Ve onlarda dominant türler haline geldiler."
John, kafamın içinde bu kadar konuşuyorsun da sorularıma da cevap versen! Sen yedi mi dedin? YEDİ Mİ? Bir insan hangi akla hizmet yedi tane T-Rex yapar.Yedi sayısı uğurlu sayın mıydı? Öyleyse uğurlu sayının iki haneli bir sayı olmadığı için rahatlamam gerekecek!Yine de kendimi...biraz gergin hissettim o an.Biraz aldatılmış.İlk parkta sadece iki tane T-rex vardı ve biri de küçüktü.Onlarla bile başedemedik.Yedi mi dedin sen? Dur bakalım daha neler yumurtlayacaksın?
Önümde hayal gibi kırmızı renkte bir vinç beliriyor.Kutular yığılmış üstüneVe dünyanın bu tarafını diğer tarafından ayıran büyük bir duvar.Ve gerisinde ise....Ellerimi gözlerime götürüp ovuyorum.Kendimi çimdikliyorum.Bu da yetmedi bir tekme savuruyorum kendime.Yok hala orada.Bir kent!Bir şehir! Küçük de olsa...Evleri görebiliyorum! İşte bu!
-Hiiiiiiiiiii!!!
Ağzımdan kaça çığlığımla yakındaki ağaçlardaki kuşlar ürküyorlar.Bana ne be sizden! Nihayet medeniyet!Adada kaldığım kaç günden sonra nihayet sıcak bir duş alabileceğim!Ve insan evladı görebileceğim.Ayaklarımı uzatıp sıcak içeceğimi yudumlarken televizyon izlemenin keyfine varabileceğim.Bekleyin beni!!!!! (vay be! Neler yaşamışım.O anda hissettiklerimi hala hatrlar gibiyim.Sahiden umutla dolup taşmıştım.Kendime izin verdim.Umutla dolmama yani...Hak etmiştim bunu.Fakat ne kadar umut dolu olursanız sonunda o kadar hayal kırıklığına uğruyorsunuz.Tıpkı benim birazdan anlatacağım gibi.)
*************************************
~Üçüncü Bölümüm Sonu~
Anne vincin tepesinden atlayıp küçük kasaba şeklinde yere koşarken bir sürü çift göz evlerin arasında dolaşmaktaydı.Ve bunlar kesinlikle insan gözleri değildi.Bir sonraki bölümde Anne'ın hayatta kalma savaşı devam edecek...
0 yorum yazılmıştır